Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla
Türk Askeri Anıtı’ndan ayrıldıktan sonra sola dönün ve sağ taraftaki 57. Alay Anıtı’nın yanından geçen asfalt yoldan yol ayrımına gelene kadar yukarı çıkın. Asfalt yol Conkbayırı’na gider. Siz sola dönüp, toprak yolu takip edin. Bu yoldan devam ederseniz sağ tarafta Mehmet Çavuş Anıtı’na geleceksiniz ve biraz daha ileride sağda Nek Mezarlığı’nı bulacaksınız. Mezarlığa girin ve sağınızdaki mezarlık haçının önündeki özel anıt mezar taşlarına doğru gidin.
Ve 8. Hafif Süvari öylece yok oldu

Bu sözler, Victoria Eyaleti’nin batısından olan ve 8. Hafif Süvari Alayı’ndan Yüzbaşı Leslie Hore tarafından yazılmıştır. Önünüzdeki Özel Anıt’lardan dördünün üzerlerindeki tarihlere bakın – 7 Ağustos 1915. O gün burada saat 04.30 ile 05.15 arasında, Victoria ve Batı Avustralya eyaletlerinden gelen Avustralya Hafif Süvarisi’nden 234 kişi ölmüş ve 138 kişi de yaralanmıştı. Bunlar George Lambert’ın Avustralya Savaş Müzesi’nde sergilenen meşhur resminde - '3. Hafif Süvari Tugayı’nın, 7 Ağustos 1915’te Boyun’daki Hücumu', (The Charge of the 3rd Light Horse Brigade at the Nek) - temsil edilen zaiyatlardı. 3. Hafif Süvari Tugayı, Victoria Eyaleti’nden gelen 8. Hafif Süvari Alayı, Güney Avustralya’dan gelen 9. Hafif Süvari Alayı ve Batı Avustralya’dan gelen 10. Hafif Süvari Alay’ından oluşuyordu. 7 Ağustos 1915’te Boyun’daki çarpışmaya sadece 8. ve 10. Hafif Süvari Alayları’nın bazı birlikleri katıldı.
Bu hücum ayrıca Mark Lee ve Mel Gibson’ın iki Batı Avustralyalı Hafif Süvari rolünü oynadıkları, yönetmen Peter Weir’ın filmi Gallipoli’nin son dakikalarında temsil edilir. Filmde Archie Hamilton’ı oynayan Lee, silahsız olarak asker bulunmayan arazide vücudu düşmana doğru atılıp, hızla koşarken makinalı tüfek mermileri göğsüne saplanır ve ölür. Savaştan sonra, Boyun’da ölen ve cesetleri teşhis edilemeyen bir çok asker bu mezarlıkta gömülmüşlerdir ve etrafınızda yatarlar.

Peki ne oldu? 7 Ağustos 1915 günü saat 04.30’da gerçekleşmesi planlanan hücum, bir sürü şaşırtmaca taktiğinden biriydi. Bu şaşırtmacaların amacı, kuzeydeki müttefik birlikleri (Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, Gurkhalar ve Hintliler) Conkbayırı ve Kocaçimantepe’nin yüksek kısımlarını almaya çalışırlarken, Türk birliklerini Anzak bölgesinde tutmaktı. Mezarlığın ucuna gidip, kuzey ve kuzeydoğuya doğru olan manzaraya bakın. Ağustos Hücumu adı verilen esas hücum, bu dik yarların ve sırtların üzerinden yapıldı. Hücum, 6 Ağustos gecesi başladı ve Yeni Zelanda piyadeleri sözde 7 Ağustos gününün tan vaktinde, sağınızdaki yükseltiye, yani Conkbayırı’na ulaşmış olacaklardı. Avustralya Hafif Süvari’sinin hücumunun, Yeni Zelandalılar Conkbayırı’nı ele geçiriyorken başlaması planlanmıştı ve sözde Boyun’daki siperlerdeki Türklerin dikkati arkadan gelebilecek bir hücum olasılığı nedeniyle dağılacaktı.
Maalesef, saat 04.30’da Yeni Zelandalılar amaçlarına ulaşamamışlar ve Conkbayırı’nın doruğunun aşağısındaki Şahin Sırtı’nda durdurulmuşlardı.
Çok sayıda askerle savunulan Türk siperlerine karşı dar bir arazi parçası olan Boyun üzerinden düşman hattı arkadan çökertilmeden, yapılacak direkt bir hücum intihar olarak kabul ediliyordu. Düşman hattının arkadan çökertilememesine rağmen, Yeni Zelandalıların tepelere yaptığı ana hücumu desteklemek için elden gelen her şeyin yapılması mantığıyla, Avustralya Hafif Süvarisi’ne hücum emri verildi. Hafif Süvari saldırmadan bir kaç dakika önce topçuların ve savaş gemilerinin düşman mevzilerini bombardımanı açıklanamaz bir şekilde durdu. İlk grup – 8. Hafif Süvari askerleri – siperlerden çıkınca, bombardımanın durmasından yararlanıp siperlerine dönmeye vakit bulan Türk askerleri onları bir kaç saniye içinde biçtiler. 8. Hafif Süvari’nin ikinci grubu da benzer şekilde yok edildi. Bir süre durdular. Bir subay, daha fazla askeri ölüme göndermenin manasını sorguladı, fakat Hafif Süvari’ye hücuma devam etmeleri emri verilmişti. Bundan sonra 10. Süvari’nin ilk grubu ayağa kalktı:

10. Alay da 8. gibi anında ölüme gitmek için ileri atıldı, ve askerler olabildiğince hızlı ve direkt bir şekilde Türk tüfeklerine doğru koşuyorlardı. O alayla birlikte, Batı Avustralya’nın gençliğinin çiçekleri de soldu ...
[Bean The Story of Anzac, Cilt.2, sayfa.617]
Hücum iptal edilmeden önce dördüncü Batı Avustralyalı grubu da saldırdı. Charles Bean bu olayı, o gruplardaki ayağa kalkıp ileri atılan her asker hayatta kalma olasılığının olmadığını bildiğinden ‘savaş tarihinin en cesur hareketlerinden biri’ olarak tanımlar. Gün ilerledikçe Boyun’un o sabah nasıl gözüktüğü şu sözlerle anlatılmıştır:
İlk başta orada burada birisi kolunu gökyüzüne doğru kaldırıyor veya matarasından su içmeye kalkıyordu. Fakat, o günün yakıcı güneşi yükseldikçe, bu gibi hareketler durdu ve doruğun her tarafında vücutlar sıcakta hareketsizce yatmaya devam ettiler.
[Bean The Story of Anzac, Cilt.2, sayfa.633]
Bean’in Anzak Resmi Tarihi için Avustralya Savaş Müzesi’ne gidin

Ziyaretimizden kısa bir süre sonra [Şubat 1919] Hughes [Gelibolu’daki Britanya Mezar Kayıt Ünitesi’nde çalışan Avustralyalı Teğmen C E Hughes] bu bölgedeki kayıpları gömmeye geldi ve o 3 tenis kortu büyüklüğündeki bölgede 300’den fazla Avustralyalı cesedi buldu ve bunları gömdü. Onların mezarları bugün savaş tarihinin en cesur çarpışmalarından birinin gerçekleştiği yerin işaretidir.[Bean Gallipoli Mission, Sydney, 1990, sayfa.109] [AWM H18635]
İlk günümüzde Lambert, rehberimiz Howe ile birlikte çıkarmanın ve (seferin ilerleyen safhalarında olmasına rağmen) Hafif Süvari’nin hücumunun yapıldığı araziye gitmişti –Anzak bölgesine beraberce ulaştığımızda Lambert neyin nerede olduğunu öğrendi. Sanırım Lambert Anzak bölgesinin trajedisi – veya dehşeti - konusunda hepimizden daha hassastı. Dört grup Avustralyalı, Boyun’da bulunan, Kılıçbayırı’nı veya bunun bir kısmını ele geçirmek için yapacakları son hücumla, düşmanlarının dikkatini sözde o çok önemli noktaya çevirmeleri için, birbirleri ardına kesin ölüme doğru hücum ederek, o anda 1.200 yarda (1.000 metre) ileride görünen Şahin Sırtı’nın tepelerine tırmanan Yeni Zelanda piyadelerine, gerçek amaçları olan Conkbayırı’nın doruğunu ele geçirmeleri ve dolayısıyla büyük ihtimalle Gelibolu seferini kazanmaları için büyük olanak sağlayacaklardı. Maalesef Yeni Zelandalı komutanlar, yorgun askerlerinin mükemmel bir gayret gösterip, neredeyse ele geçirdikleri savunmasız doruğun ellerinden kaçmasına izin verdiler. Fakat bunu bilmeyen Hafif Süvari askerleri kendilerini Boyun’daki dar yoldan karşıdaki ve arkadaki Kılıçbayırı’nın üzerinde kat kat yükselen yedi veya sekiz Türk siperinin üzerine fırlattılar. Oradaki bodur çalılıkları, onlardan ve önceki Türk hücumlarından kalan şeylerle dolu bir halde bulduk. Ziyaretimizden kısa bir süre sonra Hughes bu bölgedeki kayıpları gömmeye geldi ve 3 tenis kortu büyüklüğündeki o bölgede 300’den fazla Avustralyalı askerin cesedini buldu ve onları gömdü. Onların mezarları, bugün savaş tarihinin en cesur çarpışmalarından birinin gerçekleştiği yerin işaretidir.
[Bean Gallipoli Mission, Sydney, 1990, sayfa.109]
100 metre kadar yolumuz kalmıştı. İlk hat, düşmanın bulunduğu yere doğru uzanan ateş hattının ilerisindeki siperlerin önünde yer alan muhabere siperlerinden başlıyordu. Saat 04.25’te siperin önündeki ateş etme basamağında ayakta dururken, tüfek ateşin patırtısı bir kaç dakika içinde gümbürtüye dönüştü. Ben [Yüzbaşı Leslie Hore] hiç o kadar korkunç bir ses duymamıştım ve neden duymadığım da belliydi. Boyun’a yöneltilen 3 veya daha fazla makinalı tüfek olduğunu biliyorduk. Onların siperlerinde en az 200 kişi olmalıydı. Bizim siperdeki asker sayısına bakınca, büyük olasıkla 250 kişi olmaları mümkün . Makinalı tüfek dakikada 600 mermi atarken, tüfekler ancak 15 mermi atabilir. Biz, 200 yarda (180 metre) uzunluğunda ve 180 yarda (90 metre) derinliğindeki bir alana dakikada 5.000 mermiden az olmamak kaydıyla ateş ediyorduk. Birinci grup fırladığında biz de hücum emrimizi bekliyorduk. İlk 40 yardayı (35 metre) geçtiklerinde, gruptan sadece bir asker kalmıştı. O yoğun ateş karşısında 170 kişi ne yapabilirdi? Kaderimiz gözlerimizin önündeydi, ancak hücum etmeye ant içmiştik ve verilen emirden sonra geride, siperin içinde ikinci gruptan bir kişi bile kalmadı. Siperden çıkıp grubun diğer ucuna baktığımda, diğerleri parapetin üzerine çıkıyorlardı. Eğilip, koşabildiğimizce hızlı koştuk. İlerimizdeki siper tüfek ateşinden alev almış gibi görünüyordu. Her taraf duman ve mermilerin çıkardığı toz içindeydi. Omuzumda bir acı hissettim, ancak vurulmuş olsaydım daha fazla acı hissedeceğimi düşündüğümü hatırlıyorum. Sadece bir sıyrık olmasına rağmen, sonrasında çok kan kaybettim.
- Victoria Eyaleti’nin Warnambool kasabasından, 8. Hafif Süvari Alayı’ndan Binbaşı Thomas Redford
- Büyüt (yeni pencere)
- Victoria Eyaleti’nin Warnambool kasabasından ve 8. Hafif Süvari Alayı’ndan Binbaşı Thomas Redford, 7 Ağustos 1915 günü, tan vaktinden kısa bir süre sonra alayının Boyun’daki meşhur hücumu sırasında öldü. Redford’un Gelibolu’da tuttuğu günlük ölümünden sonra ismi bilinmeyen biri tarafından ölümü hakkında yazılan bir notla beraber ailesine gönderildi:
Kahraman binbaşımız, düşman siperlerinin karşısında yerde yatarken kafasını etrafa bakmak için hafifçe kaldırınca askerlerinin önünde beyninden vuruldu. İçini hafifçe çektikten sonra öldü ve başını yavaşça sanki yorgunmuş gibi ellerinin üzerine koydu. Ondan daha cesur ve daha onurlu bir asker asla üniforma giymemiştir.[Peter Burness, The Nek, adlı kitapta yayımlanan alıntı, Kenthurst, 1996, sayfa.102] [AWM P04051]Ölmüş veya ölmek üzere olan birinci grubu geçip biraz daha ilerleyip, Türk siperlerinden 40 yarda (35 metre) kadar ilerisinde kendimi yere attım. Erkenden fırladığım ve yüküm hafif olduğu için askerlerimden biraz daha ilerideydim. Etrafa baktığımda onların, çoğu yaralı olmak üzere hepsinin yerde olduğunu gördüm.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Sağanak sırasında kaldırıma düşen yağmur gibi her taraftan toz kalkıyordu. Yakınımdaki daha büyükçe patlamaların nedeni ya bomba ya da küçük top mermileriydi. Bunların çok daha büyük patlamalar olduğunun farkındaydım. İlerimdeki siper alevler içindeydi ve tüfek ateşinin gümbürtüsü hiç azalmamıştı. Yerdeki küçük, çok küçük bir tümsek ve yaklaşık altı haftadır ölü olan bir Türk’ün cesedi biraz da olsa koruma sağlıyordu. Tekrar etrafıma baktım ve altı askerin beni izleyebilecek durumda olduğunu gördüm. Ancak onlara hücum ettirmek cinayet olacaktı.
En sonunda takviyeler çıkmadılar. Eğer çıkmış olsalardı da hattın tamamında sadece 175 kişiydiler ve bu sayı kesinlikle yetersizdi. Kararımı verdim ve yüzükoyun geriye doğru sürünmeye başladım. Bir kaç metre süründükten sonra sağ ayağımda bir acı hissettim, ancak kollarımda ve göğsümde bir şey olmadığı sürece umrumda değildi. Ölülerimizin yanından geçip, bir muhabere siperinin içine düştüm ve topallayarak arkadaki siperlerden birinin içine girip, oturdum ve nasıl kurtulduğumu düşünmeye başladım. Üç astım ve sanırım askerlerimin yüzde yetmişi ölmüştü. Geri dönmeye başladığımda, yakınımda benim yaptığım gibi geri dönmeye çalışan ve başardığını umduğum bir asker dışında hayatta kalan kimse yoktu.
Albayımız ile binbaşılarımızdan biri ölmüş, diğer binbaşımız da yaralanmıştı. Tek yüzbaşı olan ben yaralanmıştım ve astlarımdan 10’u ölmüş, 3’ü de yaralanmıştı. Sadece, 2 subay ve askerlerin yüzde beşi yaralanmamıştı. Ve 8. Hafif Süvari Alayı öylece yok oldu.
[8. Hafif Süvari Alayı’ndan Yüzbaşı L. F. S. Hore’un mektubundan alıntı. Cameron Simpson, Magyar’s boys: A biographical history of the 8th Light Horse Regiment AIF 1914-19, Moorooduc, 1998]