Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla
Quinn’s Post Mezarlığı’ndan çıkıp, yola geri dönün. Sola dönüp, sol tarafınızda bir Türk askerinin büyük heykeline gelinceye kadar yokuştan yukarıya çıkın.
Türklere saygı duyarız

Ona her zaman güvenim tamdı ... onun ağırbaşlı ve samimi kibarlığı, önerileri çabucak anlaması, sakin ve dikkatli bir şekilde düşünmesi mantıklı kararlarla sonuçlanırdı.[Hans Kannengiesser, The Campaign in Gallipoli, Londra, tarih belli değil, sayfa.85] [AWM A05295]
Bu gerçek ölçülerinden büyük olan bir Türk askerinin heykeli, elinde tüfeğiyle yokuştan aşağıya kararlı bir şekilde bakar. Türk askerleri, ülkelerinin işgal edildiği gün – 25 Nisan 1915 – plajdan bu yokuş yoluyla Conkbayırı'nın yükseklerine, çıkan Anzak askerlerini böyle karşıladılar. Anıtın arkasından, Düz Tepe’ye çıkan yokuşlarda, Çıkarma Savaşı’nın en önemli çarpışmalarından biri gerçekleşti ve Türklerin gösterdiği beceri ve cesaret Anzakların kaderini burada belirledi.
İşgalden önce Türk ordusunun savaş becerisi pek önemsenmiyordu. Yaşlı Osmanlı İmparatorluğu’nun gücü ve etkinliği yaklaşık bir asırdır giderek azalmaktaydı ve Türkiye’nin işgali durumunda, Britanya’nın silahlarının ve kararlılığının kısa bir sürede zaferle sonuçlanacak bir hücumla ülkeyi savunanları silip süpüreceği düşünülüyordu. Avustralyalılar ilk karaya çıktıklarında, ellerinden geleni yapıp sırtların arkasına çekilen küçük Türk birlikleriyle karşılaştılar. Bölgedeki ana Türk kuvvetleri, Britanya İmparatorluğu askerlerinin yarımadada nereye ineceklerini görmek için ihtiyat birlikleri olarak tutulmuşlardı. Saat 06.30’da, 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Kemal’e bir düşman birliğinin Arıburnu’ndaki tepelere tırmandığı raporu ulaştı. Kemal’in birlikleri ana dağ sırasının doğusundaki küçük bir köy olan Bigalı’daydı ve o, tümenin tamamına kıyı şeridine doğru yürümek için hazırlanmalarını emretti. Kendisi de 57. Alay’ın önünde atıyla ilerlemeye başladı.

Ana yol boyunca, dağ sırasının en yüksek noktasına, yani Conkbayırı’na bakın. Kemal, saat 09.30 civarlarında bir kaç subayıyla beraber orada duruyordu. O, Anzak Koyu açıklarındaki savaş ve nakliye gemilerini ve ayrıca 261 Rakımlı Tepe’yi savunmakla görevlendirilen bir grup Türk askerinin tepeye, kendisine doğru hızla geldiğini gördü. Kemal onlara şunları söyledi:
“Neden kaçıyorsunuz?”dedim. “Düşmandan”dediler. “Nerede?”dedim. Askerler Hill 261’i göstererek “Orada” dediler. Kaçan askerlere “Düşmandan kaçılmaz” dedim. Onlar “Mermimiz bitti” dediler. “Eğer merminiz yoksa, süngüleriniz var”dedim, ve onlara bağırarak süngü taktırdım ve yere yatırdım. Askerler süngü takıp yere yatınca, düşman da yere yattı.”
[Mustafa Kemal’den alıntı. Robert Rhodes Gallipoli, Londra, 1999, sayfa.113]
Kemal daha sonra bu olayın günün en önemli anlarından biri olduğunu düşündü. Hücum eden Anzaklar geçici olarak durdurulmuştu. O, 57. Alay’ın öncü kuvvetlerinin yukarıya gönderilmesi için birini yolladı. Günün geri kalan kısmında Kemal’in askerleri ve daha güneyde Kanlı Sırt’ta bulunan 27. Alay’ın askerleri, bir kaç kanlı karşı hücumla Anzak ilerleme çabalarını engellediler. Anzaklar, Gelibolu’da daha sonra 8 ay boyunca işgal edecekleri o mevzilerden daha ileriye gidemediler. Anzaklar 25 Nisan 1915 günü, iyi komuta edilen ve vatanları için savaşan Türklerin kendilerine karşı koyacaklarını keşfettiler.

Türklerin gösterdiği bu sebat, 19 Mayıs 1915’teki başarısız Türk hücumundan sonra Bomba Sırtı’nda da meydana çıktı. O sabah, 3.000 Türk cesedi Türk Askeri Anıtı’nın aşağısındaki sırt boyunca yatarken, 7.000 Türk askeri de yaralanmıştı. Anzak istihbarat tercümanları Türk hücumunun son derece kötü bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmasıyla morallerinin bozulmuş olabileceğini hissedip, Bomba Sırtı’ndaki siperlerden Türk askerlerine seslenip, eğer teslim olurlarsa iyi muamele göreceklerini söylediler. Buna verilen cevap genelde bir bomba veya mermiydi. Başka bir keresinde Türk hatlarına atılan ‘teslim ol’ mesajı şu cevap verilmişti: “Burada Türk kalmadığını sanıyorsunuz. Fakat, Türkler ve oğullları hala buradalar! ”
Savaşın doğası gereği Avustralyalı askerlerin düşmanlarıyla çok az teması vardı. Onların görmeleri olası olan Türkler, bazen Anzak mevzilerinde çalıştırılan savaş esirlerleriydi. Çoğu Türk savaş esiri adalara götürülürken, Anzak Koyu’nun arkasındaki tepelerde tellerle çevrili bir savaş esiri kafesi kurulmuştu. Bean bir gün, bu kafes içindeki esirlerin bir kaç Avustralyalı askerin tehditkar davranışlara maruz kaldıklarına şahit olmuş ve “neden kimsenin bunu yapan kişinin suratının tam ortasına bir yumruk atmadığını merak” etmişti. Fakat genelde Anzaklar Türkleri kendileri gibi acı çeken kişiler olarak kabul edip, insanlıklarını takdir etmişlerdir. Teğmen Oliver Hogue, ‘Anzac’ adlı şiirinde şunları yazdı:
Türkler bize, biz onlara eşit olarak saygı duyduk;
Abdül iyi ve temiz savaşçı – biliyoruz, ona karşı savaştık.
Bean’in Anzak Resmi Tarihi için Avustralya Savaş Müzesi’ne gidin

16 esiri sorguladım. Yemekler iyi, mühimmat bol ve moraller yerinde. Bireyler savaştan bıktı, fakat kitleler söz dinliyorlar ve gayet istekliler. Teslim olmak akıllarından geçmiyor. Onlar kazanacaklarını düşünüyorlar.[Aubrey Herbert, Mons, Anzac and Kut, 5 Haziran 1915] [AWM G00456] Kansas Üniversitesi Elektronik Kütüphanesi’nde bulunan internet versiyonuna ulaşmak için buraya tıklayın
Bir gün, sabaha karşı onların siperlerinden atılan bir ipe bağlı paket, iki tarafın siperlerinin arasındaki parapetimizin yakınına düştü. Doğal olarak nöbetçilerimiz bunun patlaması veya çızırdaması veya duman çıkarması gibi şeytanca bir şey yapmasını bekliyorlardı. Paketin yakınındaki çavuş periskopla çok dikkatli bir şekilde buna baktı. Çavuş buna bakarken Türkler önce ellerini kaldırıp, sallamış ve sonra da ihtiyatlı bir şekilde başlarını kaldırmış olmalılar. Bizim taraftan da bir baş kalktı ve sonunda iki taraftan da bir sıra baş kalktı. Çavuş ne olduğunu anlamadan yanındaki asker parapetin üzerine çıkıp, telden ağın etrafından siperlerin arasındaki ölümcül alana girmiş paketi geri getiriyordu. Bu, sigara dolu küçük bir paketti. İçinde kurşun kalemle ve kötü bir Fransızcayla yazılmış şu not vardı: “Kahraman düşmanlarımıza! Konserve dana etine hayır!” Tabii ki buna karşılık vermemiz gerekiyordu ve bizimkiler onlara bir ya da iki kutu konserve dana eti attılar. Şimdi bir taşa sarılı bir kağıt geldi. Bunun üzerinde: “Konserve dana etine hayır!” yazıyor. Bundan sonra biraz bisküvi ve bir teneke kutu reçel attık. Tekrar sigaralar geldi. Bunlardan bazılarını gördüm. Bunların üzerinde kurşun kalemle aynı kişi tarafından, şu anlama geldiğini sandığım şeyler yazılmıştı: “Sevgili düşmanlarımıza afiyet olsun!” Bunlardan bir diğerinde şunlar yazılıydı: “Bize süt gönderin!” Sonra onlardan biri el sallayıp, “Bitti” diye bağırdı. Bizim askerler de el salladılar ve sonunda iki tarafın gülen yüzleri siperin içine doğru alçaldı. Bir iki dakika sessizlikten sonra bombalar tekrar uçuşmaya başladı. Karşılıklı nezaket sekiz buçukta başladı ve dokuzu çeyrek geçeye kadar devam etti. Aynı nezaket ertesi gün de tekrarlandı.
[Charles Bean’in, 13 Ocak 1916 tarihinde gönderdiği resmi rapor, Commonwealth of Australia Gazette, sayfa.92]

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur.
Bu esnada Conkbayırı’nın cenubundaki 261 rakımlı tepeden sahilin tarassut ve teminine memuren oralarda bulunan bir müfreze efradının Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu muhavereyi aynen okuyacağım! Bizzat bu efradın önüne çıkarak: “Niçin kaçıyorsunuz?” dedim. Onlar: “Efendim düşmandan” dediler. “Nerede?” dedim. Onlar da 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye doğru yaklaşmış ve kemali serbestiyetiyle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye ... Düşman da bu tepeye gelmiş ... Demek ki düşman bana benim askerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek fena bir vaziyette düçar olacaktı. O zaman artık bunu bilmiyorum, bir muhakemeyi mantıkıye midir, yoksa sevki tabii ile midir, bilmiyorum; kaçan efrada: “Düşmandan kaçılmaz” Dedim. Onlar da: “Cephanemiz kalmadı” dediler. “Cephaneniz yoksa, süngünüz var” dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel tabyasının yetişebilen efradının marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrat süngü takıp yere yatınca düşman efradıda yere yattı. Kazandığımız an budur ... 57. Alayın tarruza başlaması öğleden evvel on raddelerinde idi.
[Robert Rhodes James, Gallipoli, Londra, 1999, sayfa.113]

Az okumuş, cesur ve güvenilir olan, Anadolulu ve Trakyalılardan oluşan Türk askerinin çoğunluğu Anadoluluydu. Azla yetinir, üstlerinin otoritesini sorgulamayı aklından bile geçirmez. Komutanını, düşmanın üzerine yapılacak hücumda bile sorgusuz sualsiz izler. Bu Allah’ın emridir. Dinine çok bağlıdır ve bu hayatı daha iyisine giden bir aşama olarak görür. Genelde top ateşi sırasında veya tabur muharebeye girmeden kısa bir süre önce, taburun dini görevlisi olan İmam kısa bir vaaz verirdi. Vaazın bazı bölümlerinde, vaazı dinleyen yüzlerce askerin gür seslerindeki ağırbaşlı, fakat mutlu ‘İnşallah’ seslerinin susuz ovada yükseltmesi, bunu izleyenlerde daima merak uyandırıcı bir etki yaratır. Bir akşam vakti, çakallar ulurken bana vaaz çok uzatılıyormuş gibi geldi. Tabura çok acilen cephede ihtiyaç vardı, fakat ben bir şey söyleme cesaretini gösteremedim. Bunun, Hıristiyan olan benim tarafımdan söylenmesimesi şeytanca bir hareket olarak addedilebilirdi. İmamlar genelde askerler üzerinde çok ve iyi etkisi olan mükemmel insanlardı ve taburdaki bütün subayların ölmesi halinde bazen taburun komutasını ele alırlardı.
Asker, en ağır yaraya bile cesurca katlanırdı. Onlardan sadece bir fısıltı çıkardı: ‘Aman, aman.’
[Hans Kannengiesser, The Campaign in Gallipoli, Londra, tarih belli değil, sayfa.146]