Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla
Johnston Jolly Mezarlığı’ndan çıkıp, sağa dönün. Yoldan yukarıya Courtney’s Post ve Steele’s Post Mezarlıklarını geçip, solunuzda bulacağınız Quinn’s Post Mezarlığı’na gelinceye kadar yürüyün. Quinn’s Post (Bomba Sırtı) adını Queensland Eyaleti’nin Charters Towers kasabasından olan, 15. Tabur’dan Binbaşı Hugh Quinn’den alır. Mezarlığa girip, aşağıdaki Monash ve Shrapnel vadileri üzerinden denize bakabileceğiniz bir yer bulun.
Yanık toprağın çıplak olarak yattığı yerde

Siperdeki Wellington Taburu’nun iki bölüğü 13 Temmuz günü 170 bomba attı. Ertesi gün, bir bölük 212 bomba attı ve daha sonraki dönemlerde bazen 300’den fazla bomba atıldı.[Charles Bean, Story of Anzac, Cilt.1, Sydney, 1924, sayfa.252] [G01027]
Monash Vadisi’nin sonunda çıkıntı yapan sırtlar ‘Anzak bölgesinin anahtarı’ olarak kabul ediliyordu. Türkler, neredeyse Gelibolu seferinin tamamı boyunca Bomba Sırtı’nın kuzeyindeki sırtı, yani şu anda bulunduğunuz yeri – Deadman’s Ridge (Ölü Adam Sırtı) – ellerinde tuttular. Bu mevzilerden ve daha yukarıdaki tepelerdeki mevzilerden aşağıdaki vadiye ateş eden, kamufle olmuş keskin nişancılar, gündüzleri yukarıya Bomba Sırtı’na ve diğer mevzilere geliş gidişleri ölümcül hareketler haline getirdiler. Bomba Sırtı, Brighton Plajı’ndan yükselip, Kel Tepe boyunca uzanan, oradan Kanlısırt ve Kırmızısırt’ta karşıya Kanlısırt Platosu’na geçen, İkinci Sırt üzerindeki Anzak hattının en ilerisindeki siperdi.

[Bombasırtı] son ziyaretimden bu yana çok gelişmiş. Burası teraslandırılmış ve altlarında takviyelerin [cephe görevinden gelip dinlenenler] uyuduğu her terasın üzerinde saçtan çatısı olan ve kum torbalarıyla iyice desteklenen birer baraka bulunuyor. Sığınağının önündeki terasta Yarbay Malone’la çay içtim .... O: ‘Savaş sanatı, ev hayatına ait değerlere dayanır’ dedi.[Charles Bean’den alıntı. Chris Pugsley, Gallipoli: The New Zealand Story, Auckland, 1998, sayfa.251] [G01024]
Bomba Sırtı’nın hemen karşısında, Deadman Sırtı’nın solunda, Pope Tepesi adı verilen bir tepe daha vardı. Anzaklar bu tepe üzerinde bir siper hattını ellerinde tuttular. Bunun arkasında, Russell’s Top (Yüksek Sırt) ve Boyun ve onların arkasında Sarı Bayır’ın aşağıya Kuzey Plajı’nda denize ulaşan sarı yükseltileri vardır. Türk cephesi yolun diğer tarafındaydı ve belli noktalarda Bomba Sırtı’ndaki siperlere yaklaşırdı. Burada, Türkler sadece bir kaç metre ilerleyip, Anzak hattını aşsalardı bütün Anzak bölgesi kaybedilebilirdi.
Bomba Sırtı’nda Haziran ayının ortalarına kadar süren çarpışmalar hattın diğer bölümlerinde eşi görülmeyen vahşet ve şiddetteydi. Hattı vadinin doruğundan uzaklaştırmak için yapılan Anzak hücumları, bombalarla yapılan düellolar ve iki tarafın durmadan yeraltında kazdıkları tüneller bu mevziye korkunç bir nam verdi:
Monash Vadisi’ndeki çatalı geçen askerler Bomba Sırtı’nda patlayan bombaları görüp, duyunca, oraya (onlardan birinin dediği gibi) ‘hayaletli eve bakan bir adam gibi’ bakıyorlardı.
[Charles Bean, Story of Anzac, Cilt.2, sayfa.91]

Anzak hattının bu bölümünün önemi çabucak anlaşıldı ve burada çeşitli küçük birlikler çıkarmadan sonraki günlerdeki Türk hücumlarına karşı koydular. Yüzbaşı Hugh Quinn, 29 Nisan günü Queensland Eyaleti’nden gelen 15. Tabur’un bir bölümüyle buraya geldiğinde Türkler Monash Vadisi’nin başının etrafında ve Bomba Sırtı’nın karşısında siper kazıyorlardı. O zaman, orada 8 ay boyunca günde 24 saat sürecek bir boğuşma başlamıştı. Bomba Sırtı’ndaki sürekli tehlikenin bir nedeni, düşman mevzilerinin üç taraftan burayı görüyor olmalarından kaynaklanıyordu ve birisinin parapetin üzerinden kafasını kaldırması, her an tetikte olan Türk nişancılarını, kendilerini öldürmeye davet etmesi demekti. Periskoplar kısa süreyle Türk hattını izlemeye yarıyordu, ancak zamanında içeri çekilmezlerse hemen vuruluyorlardı. Meşhur aynalı tüfeğin icat edilmesi Türk mevzilerine karşı daha güvenli ve isabetli ateş edilmesini sağladı. Ayrıca siperlerin üzerine gerilen telden ağlar bir çok düşman el bombasını durdurdu.

Bomba Sırtı’ndaki çarpışmanın bir özelliği de atılan bombalardı. İlk günlerde burada avantaj Türkler’deydi. Anzaklar’ın hiç el bombası yokken, Türkler’in görünürde bitmek tükenmek bilmeyen, kriket topu biçiminde olan bomba stoğu vardı. Plajda, konserve sığır eti ve reçel kutularına patlayıcı dolduran bir bomba fabrikası kuruldu ve yapılan bu basit bombalardan yeterli miktarda olmamasına rağmen, en azından Bomba Sırtı’nı savunanlar karşılık verebiliyorlardı. Eğer askerler çabuk davranabilirlerse, Türk bombalarını yakalayıp geri atabiliyorlardı. Ancak, Türkler fitilleri kısaltmaya başlayınca, bunu bilmeyen bir Avustralyalı asker ne olduğunu anlamadan elini kaybetti. Bombaları etkisiz hale getirmenin diğer yolları, üzerlerine bir parka atıp patlamanın etkisini azaltmak veya gerçekten cesursanız, yarı dolu bir kum torbasıyla üzerlerine atlamaktı.

13 Mart’ı 14 Mart 1915’e bağlayan gece, Bomba Sırtı’nda bir bomba düellosu gerçekleşti. Mevzinin komutası, Bean’in ‘yaşları erkek çocuklarından biraz daha büyük olan’ Queensland Eyaleti’nden gelen 2. Hafif Süvari Alayı tarafından devralınmıştı. Bu mevzilerde durumunun nasıl olduğu sorusuna 15. Tabur’un yorgun askerlerinden biri ‘siperlere belki bir kaç bomba düşmüştür’ gibi alaycı bir cevap verdi. Gece vakti bombalar yoğun ve seri bir şekilde şaşkın Hafif Süvari askerlerinin üzerlerine yağıp, onları siper boyunca bir ileri bir geri gönderiyordu. Problemin bir kısmını daha önceki bir Anzak hücumunda kullanılan tarafsız bölgeye kadar uzanan haberleşme siperi oluşturuyordu. Bu siper kum torbalarından yapılmış bir duvarla kapatılmıştı, fakat Türk bombacıları bu kum torbalarının diğer tarafından Avustralya hattına yaklaşıp, yüksek isabet oranıyla bombalarını fırlatıabiliyorlardı. En sonunda ‘Queensland Eyaleti’nden iri bir asker’ olan David Browning’in canına tak etti. Yüzünün iki tarafına aldığı içi demir parçalarıyla dolu yaralara sinirlenip, ‘kucak dolusu’ reçel kutusu bombası alıp, kum torbasından duvarın Avustralya tarafına gitti. O, arkadaşları gibi bombalar konusunda çok az şey bilmesine rağmen fitilleri yakıp, kum torbalarının üzerinden fırlatmaya başladı. Türk bombacıları geri püskürtülmüştü ve Hafif Süvari böylece daha huzurlu bir gece geçirdi.
Aşağıdaki sözler, Bomba Sırtı’nda görev yapmanın nasıl bir şey olduğunu kifayetsiz bir şekilde anlatır. İngiliz tarihçi John North’un yazdığı gibi:

Bomba Sırtı’nın savunmasının hikayesi başlı başına bir destandır ... orayı elde tutmaya çalışmak için yapılan boğuşma, hiç durmadan gece gündüz sekiz ay boyunca devam edecekti.
[John North, Gallipoli: The Fading Vision, Faber & Faber, Londra, 1936, sayfa.211]
Bomba Sırtı’ndaki savaşın özünü anlamanın en iyi yolu, Bean’in Haziran 1915 başlarında bu araziyi tarif eden sözlerinden alıntı yapmaktır:
Yanık toprağın çıplak bir şekilde yattığı ve mayın kraterlerinin ve siperlerin yarattığı pembe ve kahverengi yığınların her bir tarafa saçıldığı doruktaki bitki örtüsü son yaprağına kadar çok zaman önce yok olmuştu.
[Charles Bean, Story of Anzac, Cilt.2, sayfa.237-238]

Burası Browne Çukuru'dur ve burası aşağı yukarı hattımızın ortasındadır. Buradan her yönden ateş hattına ulaşan muhabere siperleri var. Buraya yaklaşırken gün batıyordu ve muhabere siperlerinde, gece boyu ateş hattında bulunan askerlerlere takviye olan askerler vardı. Siperler beklediğimden tamamen farklı. İnsan boyundan derin, içerisine yalnızca üç askerin yan yana sığabileceği, gözetleme delikleri kapalı olduğundan gözetlemenin periskoplarla yapıldığı bir yer. Aşağıda bunların ve siperlerin çizimlerini yaptım. Siperler çizdiğim gibi bir kaç metrede bir kıvrılır. Bu, düşman ateşine maruz kalmamak için yapılmıştır. Bu siperlerde görev yapan askerler, burada kaldıkları süre boyunca – sırayla nöbet tutarlar – genelde bir saat nöbet tutup, iki saat dinlenirler ve tamamen bu siperlerin içinde yer, uyur ve yaşarlar. Onlar siper içindeki ateş etme basamağının üzerinde uyurlar. İşin gerçeği, gece vakti battaniyelerine sarınıp uyuyan askerler yüzünden siper içinde yürümek neredeyse imkansız. Gün batımı zamanı gözetleme deliklerini kapatan kum torbaları kaldırılır ve askerler buralardan etrafı gözetler, ancak bu delikler iki inçe, dört inç (5 santimetreye 10 santimetre) büyüklüğünde olduğundan pek fazla bir şey göremezsiniz. Gün doğarken bu delikler tekrar kapatılır ve önceden bahsettiğim gibi gözetleme sadece periskoplarla yapılır. Siper içerisinden, içinde olduğunuz küçük siperin dışında ne ileriyi ne de geriyi görebiliyorsunuz ve siperden kafanızı dışarı çıkarıp etrafa bakmak kesin ölüm anlamına geliyor. En büyüğü üç inç kare (7,5 santimetre kare) olan periskop aynaları bile siperin üzerine çıkınca birer birer vuruluyor.
[Çavuş Lawrence’ın Gelibolu Günlüğü. Sir Ronald East (editör), Melbourne, 1983, sayfa.21-22]