Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla
Artillery Yolu’nun sonunda, 400 Platosu olarak veya Kanlısırt Platosu olarak bilinen yere ulaşacaksınız. Siz şimdi 2.Sırt’ın üzerindesiniz. Yol, çam ağaçlarının arasından geçip açık bir alana çıkar. Sağa dönüp Lone Pine Mezarlığı’nın girişine doğru yürüyün. İçeriye girince sola dönün ve mezarlığın içinden yürüyüp, bir kaç merdiven çıkıp Lone Pine Anıtı’na geçin. Anıttan her yöne bakan mükemmel bir manzara vardır. Sağınızda, yani güneybatı yönünde, Bolton Sırtı’nın aşağıya denize ve Kabatepe burnunun ötesine doğru bakan manzarasını göreceksiniz. Eceabat’tan Anzak bölgesine gelirken büyük ihtimalle geçtiğiniz güneydaki düz vadiye doğru bakınca, arazinin Alçı Tepe tümseğinde tekrar yükseldiğini göreceksiniz. Arazi daha sonra buradan, Britanya çıkarmasının 25 Nisan 1915 günü gerçekleştiği Seddülbahir’de yarımadanın ucuna doğru alçalır.
Anzak bölgesindeki askerler, Seddülbahir’den açılan top ateşini duyabiliyorlardı. Her iki tarafın da korkunç derecede zaiyat vermesine rağmen, Britanyalılar Türk hattını aşamadıklarından 9 Ocak 1916 günü mevzilerini tahliye ettiler. Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar da Seddülbahir’de savaşıp, çok büyük kayıplar verdiler – 8 Mayıs 1915’teki 2. Kirte Muharebesi’nde. Seddülbahir’deki mezarlıklarda Avustralyalıların mezarları da bulunur ve yarımadanın tam ucundaki Helles Anıtı’nda, Kirte’de ölen ve cesetleri bulunamayan veya teşhis edilemeyen Avustralyalı askerlerin adları yazılıdır. Helles Anıtı’nda, Gelibolu’da savaşan Avustralya İmparatorluk Kuvvetleri birliklerinin listesinin de yer alması – yarımadada böyle bir bilginin kayıtlı olduğu tek yer - Britanya İmpartorluğu’nun Gelibolu seferine hürmetini gösterir. Her yıl binlerce Avustralyalı Anzak bölgesine gider, ama çok azı Seddülbahir’i ziyaret eder.
Sola, yani doğuya karşıdaki vadiye doğru bakınca çok yüksek olmayan uzun 3. Sırt’ı yani Topçular Sırtı’nı göreceksiniz. 25 Nisan 1915 günü bir miktar Anzak askerinin buraya ulaşmasına rağmen bu sırt,Gelibolu seferi boyunca Türk mevzilerinin arkasında kaldı. Kuzeydoğuya bakınca, 2. ve 3. Sırt’ın yakın planda birleştiğini ve bayırın, Düztepe boyunca yükselip, daha dik olarak Conkbayırı’na ulaştığını göreceksiniz. Yeni Zelanda Anıtı işte o tepededir.
Mezarlığın dışında yoldan yukarıya doğru bakın. Yol buradan 2. Sırt boyunca kıvrılıp, şu sırayla – Kırmızı Sırt, Courtney Mevzisi, Steele Mevzisi ve Bomba Sırtı - görebileceğiniz daha ufak mezarlıkların yanından geçer. Anzak siperleri bu dar sırt boyunca yolun solunda yer alırken ve Türk hattı, sadece bir kaç metre ileride yolun karşı tarafındaydı. Bean, 1919’da 2. Sırt’a dönüşünü şöyle tarif eder:
Kuzeye doğru at sürdüğümüz bu yol boyunca yer alan siperler, bir yarıntının bunları ayırdığı yer dışında, birbirlerinden 50 yardadan (45 metre) daha uzakta değildi ... Burada, 3 yıl önce askerlerin geceleri sürünmelerinin bile mümkün olmadığı bu yol boyunca Steele, Courtney ve Quinn’in önünden at sürerek geçmek heyecan vericiydi. Askerlerin kemikleri ve parçalanmış üniformaları her yere saçılmıştı ...
[Charles Bean, Gallipoli Mission, Sydney, 1990, sayfa.50]
Bean’in söylediğine göre, 25 Nisan 1915 günü Lone Pine Anıtı’nın bulunduğu mevkide ‘tek bir cüce çam ağacı’ vardı. O çam ağacı bir kaç gün içinde havaya uçmasına rağmen, bu mevkiye ‘Lone Pine’ (Yalnız Çam) adını vermişti. Bir kaç ay içinde Kanlısırt, Avustralya milli tarihinde Gelibolu seferinin en kanlı ve zorlu muharebesinin – Kanlısırt Muharebesi’nin - yapıldığı yer olarak yerini almıştı.
Yığılmış ya da kümelenmiş etsiz beyaz kemikler

Lone Pine Anıtı’nın kuzey ucunda durup, geriye mezarlığa doğru bakın. 1915 yılında, aşağınızda doğu istikametinde Türk siperleri ve mezarlığın aşağı yukarı öbür ucunda da Avustralya siperleri bulunuyor olurdu. 6 Ağustos 1915 akşamı saat 17.25’te Türk siperlerinin içinde olsaydınız, güneş yüzünüze vuruyor olurdu ve açıktaki Kraliyet Donanması zırhlılarının ve Anzak bölgesindeki tabyaların şiddetli salvo topçu ateşi altında olurdunur.
Saat tam 17.30’da salvo ateşi durdu ve New South Wales Eyaleti’nden gelen, 1. Tugay’ın (1., 2., 3. ve 4. Taburlar) askerleri, iki tarafın siperleri arasındaki boş arazideki ve Anzak hattındaki gizli siperlerden dışarı çıktılar. Önünüzdeki arazi boyunca hücum edip, Türk ateşiyle karşılaştılar. Sonra durdular. İçine atlayacak açık düşman siperleri yerine, çoğu tahtalarla kapatılmış ve üzerlerine kum dökülmüş siperler buldular. Bazı askerler bu üzeri kapalı yerlerin üzerinden geçip, Türk haberleşme siperlerine ulaştılar; diğerleri burada aralıklar bulup, aşağılarındaki karanlığa atladılar. Başlangıçta bombardıman o kadar yoğundu ki, cepheyi savunan Türk askerleri, korunmak için yakındaki maden galerilerine geri çekildiler ve bir çoğu Avustralyalıları aniden karşılarında görünce kaçtılar. Geceye kadar düşman cephe hattının çoğu Avustralyalıların eline geçmişti ve daha ilerideki eski Türk haberleşme siperlerinde ileri karakollar kurulmuştu. Avustralyalı istihkamcılar ayrıca içinde asker bulunmayan bölge boyunca güvenli bir siper kazmışlardı ve bu sayede takviye birlikleri kendilerini Türk ateşine göstermeden buraya gelebiliyorlardı. Ancak gerçek Kanlısırt Muharebesi daha yeni başlıyordu.
Kanlısırt Türkler için sağlam ve önemli bir mevziydi. Türkler, burada böyle bir hücum beklemiyorlardı ve çabucak kaybedilen mevzilerin acilen geri alınması için emir verilmişti. Avustralyalılar ve Türkler üç gün üç gece Kanlısırt’taki siperlerde ve karanlık tünellerde, etraf yaralılar, ölmek üzere olanlar ve ölülerle dolup taşıncaya kadar boğuştular:

... onlar yol üzerinde olmayan uygun bir yere yığılmışlar; bazı yerlerde siperlerin arkasındaki koruyucu tümseğin üzerine atılmışlar. Etrafta, yaşayanlardan çok ölüler var.[De Vine’den alıntı. Bill Gammage, The Broken Years, Ringwood, 1990, sayfa.84] [AWM A04029]
Türklerin ve bizimkilerin yaralı vücutları ... 3’er 4’er üst üste yığılmışlardı ... bombalar yağmaya devam ediyordu, ancak düşen askerlerimizin yerlerini hemen yenileri alıyordu. Siperimizde, bizim yaralıların yanı sıra kendi bombalarıyla param parça olan Türk yaralıları da yatıyordu. Yaralılarımız düşünmeye hiç vaktimiz olmadı ... onların aman dilemelerine karşılık verilmedi ... Bazı zavallı askerler 30 saat yerde yatıp, yardım gelmesini bekliyorlardı ve bir çoğu beklerken öldüler.
[Er John Gammage’den alıntı. Les Carlyon, Gallipoli, Sydney, 2001, sayfa.360]
Kanlısırt Muharebesi hücum veya karşı hücum hattının en ilerisindeki siperi kapamak için iki tarafın inşa ettiği kum torbalarından yapılan duvarı bombalar, mermiler ve süngülerle korumak için yapılan bir muharebeydi. Avustralyalılar ele geçirdikleri yeri elde tutmak, Türkler de eşit kararlılıkla onları oradan çıkarmak için savaştılar.

Bir yerdeki çarpışma Kanlısırt’taki muharebeye tipik bir örnek teşkil eder. Victoria Eyaleti’nin Longwood kasabasından olan, 7. Tabur’dan Teğmen Frederick Tubb, bir Türk hücumuna karşı mevzisini 8 askerle savundu. Tubb askerlerine, üzerlerine yağan düşman bombalarını siperde duran Türk parkalarıyla örtmelerini söyledi. Bu sipere ulaşan bazı Türkler ya vuruldular ya da süngülendiler. Açıktan sürünerek siperin arkasına geçmeye çalışan diğerleri de öldürüldüler. Tubb her yere yetişip tabancasını ateşleyip, liderlik örneği gösteriyordu. Bombaları yakalayıp geri atmaya çalışan askerler birer birer yaralanıyorlardı. 7. Tabur’dan Melbourne’lü Onbaşı Frederick Wright’ın yakaladığı bir bomba, elinde patlayıp ölümüne yol açtı. Bean’in ‘Essendon semtinden gelen bir öksüz’ diye tarif ettiği Onbaşı Harry Webb’in iki eli havaya uçunca, çarpışmayı bırakıp geri çekildi ve öldü. Bombalar patlamaya devam etti ve dört asker daha öldü.
Sonunda sadece kolundan ve kafasından yaralanan Tubb, Ballarat şehrinden Onbaşı William Dunstan ve Euroa kasabasından Onbaşı Alexander Burton kalmıştı. Şiddetli bir patlama Avustralyalıların kum torbasından duvarını yıktı. Tubb Türkleri geri püskürtürken ve Dunstan ve Burton duvarı tekrar yükseltmek için çalışırken patlayan bir bomba Burton’ı öldürüp Dunstan’ı kör etti. Tam o sırada takviye birlikleri geldi ve siperi kurtarıp Türkleri geri püskürttü.
Her şey bittiğinde Burton, Tubb ve Dunstan diğer dört Avustralyalı askerle birlikte Kanlısırt’ta gösterdikleri olağanüstü cesaretle ‘Victoria Cross’ madalyasına layık görüldüler. Başka bir çok askere çeşitli madalyalar verildi. 6 ve 9 Ağustos tarihleri arasında yapılan bu muharebe, Avustralyalılara 2.000, Türklere 7.000 zaiyata mal oldu. Bu muharebe, Türklerin dikkatini ve takviye birliklerini kuzeydeki Yeni Zelanda, Britanya, Hint ve Gurkha birliklerinin çarpıştıkları - Conkbayırı’nı almak için yapılan – ana muharebeden uzaklaştırıp, Kanlısırt’a odaklanmaları için başlatılmıştır. Conkbayırı düşmezken, Anzaklar Kanlısırt’ta başarılı oldular – ancak başarı pahalıya mal oldu.
Bütün bunlar Lone Pine Anıtı’nın civarında oldu. Burada, 25 Nisan ve 3 Mayıs tarihleri arasındaki Kanlısırt Muharebesi’nde verilen kayıpların anısına, Avustralya’nın Anzak bölgesindeki ana anıtının burada inşa edilmesi kararlaştırıldı. İsmi belirsiz bir turist, 1918 yılında savaş hemen bittikten sonra buraya geldiğinde, dökülen kanın izlerini gördü:
Siperlerin içine düşmüş toprakta yığılmış veya kümelenmiş o kadar çok etsiz, beyaz kemik vardı ki, geçmek için bunlara basmak zorunda kaldık.
[Aralık 1918’de Kanlısırt’ı ziyaret eden ismi belirsiz kişiden alıntı. John North Gallipoli: The Fading Vision, Londra, 1936, sayfa.219]
Bean’in Anzak Resmi Tarihi için Avustralya Savaş Müzesi’ne gidin
Tubb’ın o mevzide parapetin üzerinde duran sekiz ve düşman bombalarını yakalayıp geri atmak veya patlamanın etkisini azaltmak için siperdeki Türk parkalarıyla bombaların üzerlerini örtmek için siperin içinde kalmaları söylenen, onbaşılar Webb ve Wright da dahil olmak üzere 10 askeri vardı. Birinci hücumda ‘Allah! Allah’ diye bağırıp, sipere giren bir kaç düşman askeri ya vuruldu ya da süngülendi. Tubb ve askerleri şimdi parapetin üzerinden Goldenstedt’s Siperi’ne yaklaşan veya açıktan sürünmeye kalkanlara ateş ediyorlardı. Tabancasını kullanan Tubb’ın dikkatsizce parapetin üzerinden kendisini göstermesi, askerlerinin de onu örnek almasına yol açtı. O, parapetin üzerinde çömelen ve siper almış bir Türk’ü vuran askerlerinden birinin sırtına vurup, “Aferin oğlum” dedi. Aynı asker sonradan: “O yukarıdayken kendi kafamı eğmeyi düşünemezdim” dedi.
- New South Wales Eyaleti’nin Sydney şehrinden ve 1. Tabur’dan Yüzbaşı Alfred Shout Anzak bölgesindeki Bombasırtı’nda
- Enlarge (opens in a new window)
![]()
- New South Wales Eyaleti’nin Sydney şehrinden ve 1. Tabur’dan Yüzbaşı Alfred Shout 7 Temmuz 1915 günü Anzak bölgesindeki Bombasırtı’nda. 9 Ağustos günü öğle vakti Kanlısırt’ta ele geçirilen Türk siperlerinin içinde Shout bomba atarak ve Yüzbaşı Cecil Sasse ateş ederek beraberce ilerlediler. Siperde yapılan ve Türkleri geri püskürten her küçük ilerleme sonrasında kumdan bir barikat yapıyorlardı. Bir başka hücuma hazırlananırlarken Shout’un yaktığı üç bombadan biri elinde patlayıp yüzünü feci bir şekilde yaraladı. ‘Hala neşeli’ olan Shout hat gerisine gönderildi ve oturup çay içti. O, bir hastahane gemisinde öldü ve ölümünden sonra Kanlısırt Muharebesi’nde gösterdikleri cesaretten dolayı yedi Avustralyalı’ya verilen Victoria Cross madalyalarından birine layık görüldü. [AWM G01028]
Fakat bombaları yakalayan askerler birer birer paramparça oldular. Wright, yüzüne doğru patlayan ve kendisini öldüren bir bomba yakaladı. Essendon semtinden bir öksüz olan Webb bombaları yakalamaya devam etti, ancak onun iki eli de koptuğundan Kanlısırt’tan tahliye edildi ve Brown Çukuru’nda öldü. Bir an, bir kaç bomba aynı zamanda Tubb’ın köşesinde patladı. Dört asker öldü veya yaralandı, beşincisi tüfeği parçalanmış bir şekilde yere düştü. Kolundaki ve kafasındaki bomba yaraları kanayan Tubb savaşmaya devam etti ve en sonunda ona destek olarak sadece, Ballarat şehrinden Onbaşı Dunstan ve arkadaşı olan Euroa kasabasından Onbaşı Alexander Burton kalmıştı. Bu sırada, siperi savunanları geri fırlatan ve kum torbalarını yere düşüren şiddetli seri patlamalar meydana geldi. Türklerin barikatı yerle bir etmek için bombalarla saldırdığı anlaşıldı. Tubb düşmanı geri püskürtürken, Dunstan ve Burton duvarı tekrar yükseltmek için çalışırlarken aralarında patlayan bir bomba Burton’ı öldürüp arkadaşını geçici olarak kör etti. Tubb, yandaki mevzi olan Tubb’ın Köşesi’nden asker getirdi, ancak düşman hücumu zayıflamıştı. Türkler bomba atmaya ve havaya ateş etmeye devam etnekerine karşın, bir daha barikata saldırmaya kalkmadılar.
[Charles Bean, The Story of Anzac, Sydney, 1924, cilt.2, sayfa.560-561]
Sonuna kadar alay subaylarının akıllarından çıkaramadıkları bir şüphe vardı – ishal olan, uykusuzluk ve ağır işten dolayı gerilmiş askerlerin, uzayan çarpışmalara ve yürüyüşlere dayanıp, dayanamayacakları. Fakat, askerler taburlarla hücumun başlayacağı noktaya yürüyüp, verilecek işareti beklerlerken onların subayları – daha sonra Fransa’da da olduğu gibi – Avustralyalı askerleri en iyi tanıyan kişiler olmalarına rağmen, onların üstün yönlerini savaş sonuna kadar şaşırarak yoğun bir ilgiyle izlemeye devam ettiler. O anki duyguları ne olusa olsun çantalarını doldurup, sırtlarına atıp, siper içinde ilerlemeleri ve aylar süren siper hayatından sonra hücumun yaklaşması askerlerde zindelik aşılayan bir heyecan yarattı. Siperdeki kalabalık ceplerde beklerlerken yüzlerinde, konuşmalarında veya hareketlerinde sinirden eser yoktu. Düşündükleri şuydu: ‘1. Tugay’ın kendini gösterme sırası geldi.’ Aslkerler bir futbol maçı izlemeyi bekleyen seyirci edasında birbirleriyle şakalaştılar. Gecikmiş bir posta, müfrezesini bulmak için siper boyunca koşarken tanıdığı bir arkadaşına: “Eyvallah Bill” dedi. Bill kafasını salladı. Posta: “Orada görüşürüz” dedi. Bill: “Yarım saat içinde yine görüşürüz Tom” dedi. Binbaşı King, bir elinde düdük, öbüründe saat, ana tünelin – B5, eski ateş hattından, yeni yeraltı hattına uzanır – ağzında ayakta duruyordu. Binbaşı McConaghy de, hücum işaretini – üç kere düdük çalmak - tekrarlamak için hazır bir şekilde yeraltı hattının bir diğer ağzında duruyordu. Saatler iki kere aynı zamana ayarlanıp, düzeltilmişti ve subaylar askerlerine son dakika talimatları verirken, gözleri sanki bir yarış başlatacak gibi saatlerindeydi. Ateş etme basamağının köşesinde çömelmiş genç bir subay bileğindeki saate bakarak: “Beş yirmi yedi – parapetin üzerinden atlamaya hazırlanın” dedi. Emir hemen geldi: “Cebin en üstündeki kum torbalarını aşağıya indirin.” Ateş etme basamağında duran ikinci sıradaki askerler biraz daha yukarıda çömeliyorlardı. Siperin dibinde olan üçüncü sıradakiler sıçramak üzere ayaklarını yere daha sağlam basıyorlardı. Bir düdük sesi duyuldu ve bu keskin ses cephe boyunca tekrarlandı. Düşen kum torbalarının ve toprağın yarattığı karmaşada, genç subay ve askerleri cepten yukarı çıktılar. Düşman siperlerinden gelen tek tük tüfek sesi, şiddetli baraj ateşine döndü. O cebi terkeden askerlerden biri ağzından vuruldu ve yere düştü. Kapanca Tepe’nin her bölümünden ve ileri hattaki sığınaklardan askerler aynı şekilde tırmanıyorlardı ve üzerine güneşin bir kare şeklinde ışıdığı papatya dolu bir arazi parçası ve bunun güneyindeki çalılık ileri koşan silüetlerle doluydu.
[Charles Bean, The Story of Anzac, Sydney, 1924, cilt.2, sayfa.502-503]

İki cephe arası tamamen cesetlerle ve onların taşımış olduğu çantalar dolusu bombalar, yığınlarca boş kum torbası, tüfekler, kürekler ve düşman siperlerine götürülmesi gerekli yüzlerce şeyden oluşan bir yığınla doluydu.Yerdeki bitkilerin, tüfek ateşiyle biçilmiş saman gibi sadece sapları kalmıştı ve toprak sanki güçlü biri tırmıkla her yerini çizmiş gibi duruyordu. Top mermilerinin düştüğü bazı yerler paramparça olmuş. Tam yanımda, yaklaşık 15 ayak (5 metre) uzağıma kadar olan yerde yatan 14 ölü askerimizi sayabiliyorum. Ah! Ne kadar acıklı bir manzara. Dün neşe ve hayat dolu olan bu adamlar ve erkek çocukları, şimdi buz gibi – buz gibi - ölü – ve cam gibi gözleri, yüzleri renksiz ve tozla kaplı – ruhsuz – gitmiş – birilerinin oğulları, birilerinin çocukları – şimdi sadece bir nesne. Tanrıya şükür, onları seven kişiler şimdi onları görmüyorlar – ölmüşler ve kanları pıhtılaşmış veya vücutlarından sızmaya devam ediyor. Tanrım, ne manzara! Yanımda duran binbaşı bana ‘Kazandık’ diyor. Ulu Tanrım – kazandık – hemen yanımda duran cesetler zafer anlamına geliyorsa – o zaman asla yenilgi tatmayalım. Onların tüneline girdiğimizde, başı ve omuzları delikten aşağıya sallanan ve kanı siperin içine damlayan bir askerimizi görüyoruz. Oturup seyrediyorum – binbaşının tünele inen basamağa oturması ve askerin kanının onun sırtına damlayışı beni hayretler içerisinde bırakıyor. Bu zavallı askerin kim olduğunu merak ediyorum. Onun künyesine bakacağım. Künye çenesinin altından, siperin zeminine doğru sallanıyor. Kafası, her kaldırışımda geriye düşüyor. Kafası çok ağır ve toprakla sıvanmış. Ah! Elime kan bulaştı – anlık bir titreme – fakat bu manzaralara alıştık artık; ellerimdeki kanı toprağa sürerek temizliyorum. Siperin duvarına dayanmış (uğraşmama değse ulaşabileceğim) bir diğer asker bana arkası dönük bir şekilde yan yatmış. Kafasının arkasından boynuna ulaşan, pıhtılaşmış koyu bir lekeye rağmen, dikkatimi çeken şey elleri. Elleri sanki dua ediyormuş gibi birleşmiş. Ne gibi bir dua ettiğini merak ediyorum. Dualarının kabul edilip edilmeyeceğini merak ediyorum. Ama mutlaka kabul olmalı. Böylesine cesur bir şekilde (Türk siperinin parapetinin tam üzerindeydi) ölen birinin duasının kabul olmaması mümkün değil.
[Çavuş Lawrence’ın Gelibolu Günlüğü, Sir Ronald East (editör), Melbourne, 1983, sayfa.68]