Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla
Arıburnu’ndan, mezarlığın içinden geriye, yola doğru yürüyün. Sağ tarafınızda Türk anıtını göreceksiniz. Bu anıtın üzerinde, 1934 yılında Anzak Koyu’nu ziyaret eden Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Britanyalı resmi gruba, Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından söylenen sözler yer alır:
Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar!
Burada dost bir vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükun içinde uyuyunuz.
Sizler Mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz!
Evlatlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır

Kemal, 1915 yılında Gelibolu’daki tümen komutanlarından biriydi ve Çıkarma Savaşı ve Ağustos Hücumu sırasında gösterdiği savaşçı liderliği ile dikkat çekmişti.
Üzerinde bulunduğunuz yol kıvrılıp güneye Anzak Koyu’na doğru uzanır. Plaj boyunca da yürüyebilirsiniz, fakat plajın sonuna geldiğinizde, yola geri dönmek için tırmanmanız gerekecektir. Koyun güney ucundaki Anzak Koyu yazan yerdeki anıtın yanında durun. Türk Hükümeti, 1985 yılında buraya resmen Anzak Koyu adı verilmesini onayladı. Buna karşılık olarak, Avustralya Hükümeti, başkentin Anzak Caddesi’nin sonundaki Burley Griffin Gölü’nün bir bölümüne Gallipoli Reach (Gelibolu Kıyısı) adını verdi. Ayrıca, Batı Avustralya Eyaleti’nin Albany şehrindeki Princes Royal Limanı’nın giriş bölümüne, Kasım 1914’te Avustralya’dan ayrılıp, Avrupa’daki savaşa giden ilk konvoyun anısına Atatürk Entrance (Atatürk Girişi) adı verildi. Bu gemilerdeki Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerlerin çoğu, daha sonra 25 Nisan 1915’te Gelibolu’da karaya çıkan Anzak Kolordusu’nun bir parçası haline geldiler. Onlar gerçek Anzaklardı.
Ve küçük, çürük iskele

Gelibolu seferi boyunca Anzak Koyu’ndan daha iyi bilinen bir yer yoktu. Bu isim, 29 Nisan 1915 gibi erken bir tarihte, Korgeneral William Birdwood’un isteği üzerine verildi. Haziran 1915’ten bir süre sonra Avustralya gazetelerinde koyun bir fotoğrafı yayımlandı. Bean, bu fotoğrafın düşman topçu komutanlarının ellerine geçmesi halinde, onlara “paha biçilmez istihbarat” verebilecek bir gaf olduğu fikrindeydi. Anzak Koyu, Gelibolu’daki hiç bir yerle kıyaslanamayacak bir şekilde Anzak sembolü haline geldi. Bu şaşırılacak bir şey değil. Yaklaşık 50.000 Avustralyalı Gelibolu’da savaştı ve başka çıkarma yerleri de olmasına rağmen, büyük çoğunluk burada karaya çıktı. 1915 yılının Nisan ve Ağustos ayları arasında görev yapanların, İlk Anzak bölgesinde oldukları kesinlikle doğruydu. Sonuç olarak, Avustralya çapında, oğlu veya kocası olan binlerce aile Anzak Koyu hakkında bir şeyler biliyordu.

Bean, 25 Nisan ve 1 Mayıs 1915 tarihleri arasında yaklaşık 27.000 Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Britanyalı ve Hintli askerin Anzak Koyu’nda karaya çıktığını kaydetmiştir. Bu birliklerin büyük bölümü Avustralyalı ve Yeni Zelandalılardan oluşmasına rağmen orada Avustralya’da bir çok kişinin bugün bile hiç duymadığı başka bir çok birlik vardı. Bunlardan bazıları: Seylan Çay Yetiştiricileri Piyade Birlikleri, Hint Katır Arabası Nakliye, Sion Katır Birlikleri, 7. Hint Dağ Topçusu ve Britanya Deniz Tümeni’nden ve Chatham, Portsmouth, Nelson ve Deal Tabur’larından yaklaşık 2.500 asker. Bütün bu birlikler Anzaklarla omuz omuza çarpıştılar. Ancak, Anzak Koyu’nda ilk Victoria Cross madalyasını, 30 Nisan ve 2 Mayıs tarihleri arasında, ateş altında gösterdiği cesaretle kazanan, 33 yaşındaki İngiliz Süvari Onbaşı’sı Walter Parker’dı.
Bean’e göre Anzak Koyu, 1915 yılının Nisan ile Aralık ayları arasındaki 8 ay süresince 'Anzak Şehri' haline geldi:
İki nedenden dolayı tarihimizde bir daha asla böyle bir şeyle karşılaşmamız mümkün olmayacaktır. Birincisi, burasının bir ordu için tam anlamıyla bir üs olduğunu bir bakışta anlayabilirsiniz; yığınlarca her çeşit stok - bisküvi, peynir, hayvan yemi, dezenfektan, dana eti, şeker, ordonat malzemesi - giysiler, teneke kutular, botlar, at arabaları, yedek tekerlekler, her çeşit istihkam malzemesi, büyük kalaslar ve kirişler, raylar – bir ordunun ihtiyaç duyacağı her şeyin zengin bir kolleksiyonu.
[Charles Bean’in, 28 Haziran 1915 tarihinde Kabatepe’den gönderdiği resmi rapor, Commonwealth of Australia Gazette, no.97, 26 Ağustos 1915, sayfa.1635]

Askerler bir deri bir kemikler; elleri, kolları ve bacakları enfeksiyon kapan yaralarla doluydu. Dizanteriye yaklanmış askerler konserve sığır eti, isli domuz eti ve bisküvi yiyip siperlerde çalışmak zorundaydılar.
[1914-1918 Savaşı’nda, Avustralya Ordusu Sağlık Servisleri, Cilt.1, Bölüm.1, Albay A. G. Butler, ‘The Gallipoli Campaign’, Melbourne, 1930, sayfa.352] [AWM C01675]
'Şehrin' yukarısındaki tepelerde yavaş yavaş 'iş mahalleri' oluşuyordu. Plajın arkasındaki Anzak Yarıntısı’da, Kolordu Karargahı ve Kolordu Komutanı Korgeneral William Birdwood’un sığınağı vardı. Sir William, hemen hemen her gün plajda çalışan veya koyun diğer bölümlerinden malzeme alıp, mevzilerine götürmeye gelen angarya gruplarının binlerce askeri gibi, koyun mavi sularında yüzerken görülebilirdi.
Fakat Türk topçuları Anzak Koyu’na neredeyse mükemmel isabetle ateş ediyorlardı ve plajın etrafında veya denizde patlayan şarapnel mermileriyle bir çok asker öldü veya yaralandı. Bu şarapnel mermilerinin çoğu, Beachy Bill (Plaj Bill) adı verilen bir tabyadan geliyordu. Gelibolu seferi boyunca, Anzak Koyu’nda sadece Plaj Bill’in yaklaşık 1.000 askeri öldürdüğü veya yaraladığı tahmin ediliyor. Buradaki top ateşi o kadar yoğundu ki, insan ya bu mermilere alışmak, ya da eğer mümkünse bunun gülünç olduğunu düşünmek zorundaydı. Avustralya İstihkam Birliği’nin 2. Sahra Bölüğü’nden, Çavuş Cyril Lawrence 10 Haziran 1915 akşamı, Plaj Bill ateş açtığında koya yüzmeye gitmişti:
Plajda yüzlerce kişi vardı ve top mermilerinden biri tepedeki tuvaletin üzerinde patladı. Uzun bir çukurun üzerine konan ve her iki ucu desteklenen bir kalas üzerindeki askerler bir dala konmuş serçeler gibi oturuyorlardı. Onların saklanabilecekleri hiç bir yer yoktu ve çıplak kıçlarını sıralanmış bir şekilde görmek çok komikti ... top mermilerinden birisi bu tuvaletin üzerine patladı. Bunu takip eden kargaşada hiç kimse pantolonunu bile çekmeyi beklemedi. Kopan kahkaha tufanı kilometrelerce öteden duyulmuş olmalı. İşte bu gibi ufak tefek komik olaylar burada vaktin geçmesini sağlıyor.
[Avustralya İstihkam birliklerinden, Çavuşu Lawrence’ın Gelibolu Günlüğü, Sir Ronald East (Editör), Melbourne 1983, sayfa.27-28]

Koya yöneltilen çok etkili topçu ateşi, 1. Avustralya Tümeni’nin Telsiz Bölüğünden Binbaşı Stanley Watson’un gözetiminde inşa edilen Watson İskelesi’ne malzeme taşıyan küçük nakliye gemilerin geliş gidişlerini tayin ediyordu. Bu iskeleye gündüz vakti yaklaşmak neredeyse intihar anlamına geldiğinden, Haziran’ın başlarından itibaren bütün takviye birlikleri karaya gece vakti çıkarıldılar.
Aralık 1915’teki tahliyeden sonra Anzak 'şehri' çabucak yok oldu. Bean, üç yıl sonra 1919 başlarında burayı ziyaret ettiğinde, taşınabilecek herşeyin Türkler tarafından götürülmüş olduğunu gördü – “Şimdi, dalgaların sahildeki çakıllara vurması ve eski iskelelerimizden arta kalan parçalar kabaran denizde yavaşça sallanmaları dışında hiç bir şey kıpırdamıyor.” Birlikleri karaya çıkarmak için kullanılan çelikten yapılmış iki beyaz filika hala plajdaydı. Bean, bunlardan birini gemiyle Avustralya’ya geri gönderdi ve bu filika hala Avustralya Savaş Müzesi’nin danışma alanında sergilenmektedir. Anzak Koyu hakkında yapılan tariflerinden hiç biri, şair bir asker olan Leon Gellert’in tarifi kadar anlamlı değildir. Gellert, buraya 25 Nisan 1915’te, Güney Avustralya Eyaleti’nden gelen 10. Tabur’la karaya çıktı ve Temmuz ayında dizanteriye yakalanıp tahliye edildi:

Anzak Koyu
Orada yalnız tepeciklerin bir uzantısı var
Orada uyuyan ve kasvetli bir kumsal var
Orada deniz kenarında köhne ve yıkık bir kale var
Orada ayaklar altında çiğnenmiş batık mezarlar var:
Ve küçük ve çürüyen bir iskele:
Ve rüzgarın durmadan estiği dolambaçlı yollar.
Orada parçalanmış ve sessiz bir vadi var;
Orada, ağzındaki taşların üzerinde kan olan küçük bir çay var;
Orada sıra sıra gömülü kemikler var:
Orada ödenmesi beklenen bir borç var:
Orada, güneyde, hafif bir ağlama sesi var.
Bean’in Anzak Resmi Tarihi için Avustralya Savaş Müzesi’ne gidin
Çıkarma mücadelesi bitince, o yaz günlerindeki plaj etraftaki bir çok kişiye Avustralya sahilindeki tatil yerlerini hatırlattı. Sahil şeridinin kendisi ise, mavnaların (batmalarını önlemek için karaya çekilen) kalabalığıyla, bir kaç kısa iskelesiyle, yığınlarca bisküvi kutusuyla ve arkalarındaki hayvan yemi yığınlarıyla, halat, zift, ıslak odun, peynir ve diğer kargo kokularıyla eski bir limanı hatırlatmasına rağmen, tepelerin arkasından gelen tüfeklerin uyku getiren tik tak sesleri yakındaki bir kriket sahasının tellerle çevrili alanında yoğun bir şekilde antrenman yapan kriket oyuncularını hatırlatırken, denizde yıkanan yüzlerce kişi ve tepelerden aşağıdaki çalıların arasından kıvrılan ufak patikalar inanılmaz bir şekilde New South Wales Eyaleti’ndaki Manly’i veya Victoria Eyaleti’ndeki Sorrento’yu hatırlatıyor.
General Birdwood, orijinal çıkarma yeri olan, iki tümsek arasındaki plaja 'Anzak Koyu' adının verilmesini istedi ve o zamana kadar Kolordu’nun kod adı olan 'Anzak' yavaş yavaş bütün bölgeye verildi. Koy, gece ve gündüz büyük bir limanın sesi ve görüntüsü ile doluydu – römorkörlerin sandalları çekerek sürekli geliş gidişi, küçük teknelerin keskin ıslıkları, balıkçı teknelerinin düdükleri, demir zincirlerinin takırtısı, salıverilen buharın tıslaması. Plajın her iki ucunda da birer hastahane vardı – kuzeyde Yeni Zelanda ve güneyde Avustralya Hastahanesi. Albay Howse ve Albay Giblin, Türkler’in haklı olarak bombalayacağı, mühimmat depolarının arasına sıkışmış olan hastahanelerinde Kızılhaç logosunu asmaya gerek görmemişlerdi. Plajın ortası boyunca kazığa bağlı uzun sıralar halinde katırlar vardı. Gündüzleri bile, büyüyen mühimmat yığınları ile deniz arasında kalan yol çok işlekti. Askerler, birlikler, sıra sıra hayvanlar itiş kakış bu yolu kullandılar ve askerler eğer katırların tekmelerinden kaçabilirlerse şanslıydılar. Bombardıman boyunca, yardıma gelen askerler yığınlarca bisküvi kutusunun arkasına kaybolurlardı, fakat işçi grupları aldırış etmeden işlerine devam ederlerdi.
[Charles Bean, The Story of Anzac, cilt.2, sayfa.346 ve cilt.1, sayfa.545]

… 23 Haziran günü, yıkanırken sekiz askerin yaralandığı kaydedilmiştir – bunlardan biri , neredeyse kopmuş olan kolunu tutarak sudan çıktı.[Charles Bean, The Story of Anzac, cilt.2, Sydney, 1924, sayfa.383] [AWM P01116005]
Herkes yüzmeyi severdi. Seferin başlarında bir sabah, bir Türk bombardımanıyla karşılaştık; bombardıman öğlene kadar bitti ve bir saat sonra askerlerin çoğu yüzüyordu. Sanırım, bazı askerlerin kayıp olmasının sebebini bu alışkanlığa bağlanabilir. Askerler bazen plaja gelip, kıyafetlerini ve künyelerini sahilde bırakırlar ve denizde ölürlerdi. Bu durumda, onların kimliklerini belirlemek imkansızdı. Bu olayın, kayıp olanlardan bazılarının durumlarını izah ettiğini çok sık düşünürüm.
Bir çok kişi yüzerken, fırsatı kaçırmadan çoğu zaman içinde kendilerinden başka şeyler olan pantolon ve gömleklerini de denizde ıslatırlardı. Bir askeri pantolonunu sudan çıkarırken gördüm. Dikişleri inceledikten sonra arkadaşına: “Daha ölmemişler” dedi. Arkadaşı da ona: “Boş ver! Onların ödleri kopattın ya!” dedi. Bu böcekler baş belasıydılar ve hediye paketleri gönderen arkadaşlarıma, pakete askerler için bir kutu da böcek ilacı koymalarını tavsiye ederdim. Bu ilaçlara sahip olmak paha biçilemez bir şeydi.
[Joseph Beeston, Five Moths at Anzac, Sydney, 1916, sayfa.35-37]