Yazdırma ve paketleme. Bilgi için tıkla

Anzak Tören Alanı’ndan geriye, yola doğru yürüyün. Sağa dönüp, 250 metre kadar koyun ucunda bulunan Arıburnu Mezarlığı'na kadar yürüyün.(Mezarlığa Anzak Tören Alanı’ndan plajı takip ederek de ulaşabilirsiniz) Mezarlık, yolun sağından aşağıya inen yolun üzerindedir. Mezarlığın içinden Arıburnu’na doğru yürüyüp, denize doğru bakın.
Haydi çocuklar, onlar sizi vuramazlar
Eğer 25 Nisan 1915 gününün kasvetli tan vakti öncesi Arıburnu’ndan denize bakıyor olsaydınız, gece boyunca Yunan adası Limni’den 100 kilometrelik bir yolculuk yapıp, karşınızda dizilmiş olan Britanya işgal donanmasının görürdünüz. Orada Kraliyet Deniz Kuvvetleri’nin çeşit çeşit savaş gemilerini bulurdunuz – zırhlılar, destroyerler (torpedo botları) ve bunların arkalarındaki büyük nakliye gemileri. Anzak Kolordusu’nu oluşturan, 1. Anzak Tümeni ve Yeni Zelanda ve Avustralya Tümeni bu gemilerdeydiler. İlk grupla karaya çıkacak askerlerin her biri, teçhizatlarının tamamını aldıklarından emin olmak için denetlenmişlerdi – tüfek, sırt çantası, iki boş kum torbası, dolu bir matara, mermiliklerinde 200 mermi ve içerisinde ekstra iki günlük tayın (bir sığır eti konservesi, bir küçük kutu çay ve şeker ve iri ve sert bisküvi) bulunan iki küçük beyaz çanta.

Saat 03:30’da 36 sandal, üçlü gruplar halinde küçük bir buharlı tarafından çekilerek, Prince of Wales, London, ve Queen zırhlılarından ayrılıp, sahile doğru yöneldi. Sandallarda altı bölük asker (bir bölük yaklaşık olarak 100 kişiydi), yani 3. Avustralya Piyade Tugayı’na bağlı 9., 10. ve 11. Tabur’lardan yaklaşık 1.200 asker vardı. Bunlar karaya çıkan ilk askerlerdi ve kısa bir süre sonra bunları, kendi taburlarının geri kalan kısmı ve 12. Tabur takip etti.
Çıkarma, sözde Arıburnu’nun yaklaşık 1,5 kilometre güneyine ve Kaba Tepe burnunun kuzeyindeki bir plaja yapılacaktı. Ancak, karanlıkta römorkörler yollarını kaybedip, hep beraber Arıburnu’na yöneldiler. 11. Tabur’dan Yüzbaşı Leane’i taşıyan sandal sahile yaklaşırken o, yukarıyı gösterip “Şuna bak” diye bağırdı. Charles Bean o anı şöyle tarif eder:
Bir adam silüeti yukarılarındaki platonun ufuk çizgisiyle birleştiği yerdeydi. Karadan bir ses geldi. Aruburnu’nun doruğunda bir tüfek ışık saçtı. Bir mermi üzerimizden vızıldayarak geçip, denize gömüldü. Bir yada iki saniye sessizlik ... nöbetçi grubundan gelirmiş gibi dört yada beş kere daha ateş edildi. Tekrar bir ara – sonra çok çabuk artan dağınık ve düzensiz bir ateş. Onların nerede oldukları belli olmuştu …
[Charles Bean, The Story of Anzac, cilt.1, sayfa.252]

Askerler, sandallar Arıburnu’nun her tarafında karaya oturur oturmaz, denize atladılar. Bazıları vurulup boğuldular. Çoğu sırılsıklam bir halde güçlükle karaya çıkıp plajın kumdan setinde siper aldılar. Yanlış yere çıktıklarını hemen anladılar. Birisi, 11. Tabur’un komutanı Yarbay Johnston’a “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu. O da “Hiç bilmiyorum. Her şey karma karışık” dedi. Fakat Örtü Kuvvetleri’nin emirleri tekrar tekrar söylenmişti: “Siz ilerlemelisiniz… ne kadar mukavemet olursa olsun devam etmelisiniz”. Güney Avustralya Eyaleti’nden gelen 10. Tabur’un öncü kuvvetlerinin komutanı Teğmen Talbot-Smith adamlarına bağırdı: “Haydi çocuklar,onlar sizi vuramazlar” ve önden giderek askerlerini tepeden yukarıya Türk ateşine doğru ilerletti. Biraz sonra, yüzlerce Avustralyalı’nın Arıburnu’nun tepelerine ve Haintepe’nin doruğuna doğru toptan hücumu başladı. Yokuş epeyce dikti ve tam teçhizat ve tüfekle çıkış çok zordu. Askerler süngülerini yere saplayıp veya ağaçlara ve köklere tutunup kendilerini yukarıya doğru çekiyorlardı.
Yarı yolda, 11. Tabur’dan iki asker bir Türk siperine rastgeldi. Bean, bu olayı şöyle anlatıyor:
Bir Türk tavşan gibi şıçradı, tüfeğini atıp, kaçmaya çalıştı. En yakındaki asker, tüfeği kumla dolu olduğu için ateş edemedi. O, Türk askerini sırt çantasından süngüledi ve esir aldı. ‘Esir var’ diye bağırdı. Tepeden yukarıya çıkanlardan tek duydukları sözler ‘Vurun piçi’ idi. Fakat, Avustralya askeri, katıldığı her muharebede kullandığı sözlerden daha insancıldı. Türk esiri yaralı bir askerin eşliğinde aşağıya, plaja gönderildi.
[Charles Bean, The Story of Anzac, cilt.1, sayfa.258-259]

Örtü Kuvvetleri, Arıburnu’nda daha büyük bir kuvvetle karşılaştığı zaman savaşarak geri çekilme emri alan yalnız küçük bir Türk garnizonuyla karşılaştılar. Avustralyalılar bir kaç zaiyat vererek, saat 05:00’dan kısa bir süre sonra, Haintepe’nin üst kısımlarına ulaştılar. Orada mevzide olan Türklerin, arkalarındaki dik vadiye doğru geri çekildikleri görüldü.
Bu ilk çıkarma başta başarılı gözükmesine karşın, 25 Nisan günü boyunca süren uzun ve kanlı mücadelenin başlangıcıydı. O gün, Anzak Kolordusu’nun tamamının sahile çıkmasına rağmen, iç kesimlerdeki Second Ridge (İkinci Sırt) diye bilinen bir sırt boyunca ve kuzeydoğudaki, Kocaçimentepe’nin yüksek kesimlerine doğru uzanan yokuşlarda şiddetli muharebeler meydana geldi. Güçlü ve kararlı Türk karşı atakları Anzak Yürüyüşü önsözünde bahsedilen küçük bir alana hapsetti. O ilk günün akşamı, sol tarafınızdaki yani güneydeki Anzak Koyu’ndaki plaj yaralı askerlerle doluydu. Bundan başka Türk topçu ateşi Anzak bölgesinin tamamına top mermisi yağdırıp, bir çok zaiyat verdiriyordu. O bölgedeki komutanların bir çoğu, birinci günün hedeflerinin yakınına bile gelemedikleri için ve Türk mukavemetinin artması yüzünden yarımadadan çekilmeyi tavsiye ettiler. Donanma komutanları, Akdeniz Seferi Kuvvetleri adı verilen birliklerin komutanı General Ian Hamilton’a, karanlıkta plajlardan tekrar gemilere binmenin felaketle sonuçlanacağını söylemişlerdi. O, aynı zamanda Avustralya denizaltısı AE-2’nin Çanakkale Boğazı’ndan içeri girdiğini öğrenmiş olduğundan, şöyle biten, güven tazeleyici bir mesaj yolladı:
İşin zor kısmını aştınız, şimdi emniyette oluncaya kadar sadece kazın, kazın, kazın.
Böylece Anzaklar kazdılar ve orada kaldılar.
Bean’in Anzak Resmi Tarihi için Avustralya Savaş Müzesi’ne gidin
“Saat 07:17 – Birisi ufuk çizgisinde askerlerin olduğunu söylüyor ve ben teleskopumla onları görebiliyorum – bu noktada bir kaç ve biraz ileride ufuk çizgisi boyunca daha fazla asker var – vay canına, orada yığınla asker var. Bazıları ayakta duruyor, diğerleri tepenin üzerinde yürüyor, bazıları da oturuyor ve görünüşe göre konuşuyorlar. Bunlar Türk mü yoksa Avustralyalı mı? Türkler haki üniforma giyiyorlar, fakat bunların davranışları inanılmaz şekilde Avustralyalılara benziyor – sığır çobanları gibi rahat hareket ediyorlar. Onların ilerilerinde, sanırım daha yakında olan sırtta, uzun bir sıra halindeki askerler sessizce yakındaki tepede kazı yapıyorlar. Bir çok kere istihkamcıların Mena’daki çölde böyle bir sıra halinde kazdıklarını görmüştüm. Bunlar kesinlikle bizim askerlerin şapkalarının disk şeklindeki tepeleri. Hiç şüphem yok. Şimdi herkes biliyor. O askerler Avustralyalı, ve biz onları yakın sırtlarda, özellikle sağdaki plajdan yükselen dağ kolunda ararken, onlar ilerideki tepelerde ortaya çıktı. Omuzlarımızdan ne kadar yük kalktığını anlatamam. Bravo çocuklar, harika bir iş başardınız. Biz bu ferahlık ve coşkuyu daha önce de tattık, – Avustralya’nın, Sydney Kriket Saha’sındaki çok çekişmeli geçen bir maçı kazandığını gördüğümü hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Sadece kesin olan şey – bu sefer zaferin sonuçlarının önemi çok daha büyük. Onlar, akşam gazetelerindeki tek bir yazıyla yenilgiye uğratılamayacaklar.
- Çıkarma – Sydney Mail Gazetesi, 12 Mayıs 1915
- Büyüt (yeni pencere)
- Anzak Koyu’daki çıkarmanın temsili versiyonu ilk defa Sydney Mail gazetesinde, 12 Mayıs 1915 günü yayımlandı. Bu, olayların Avustralya basınınında nasıl ele alındığını ortaya koyuyor. Ayrıca elde fotoğraf olmayışı sebebiyle, Avustralya basınının Gelibolu’nun arazisi hakkında arkadaşları ve aile fertleri orada savaşan okuyuculara nasıl fikir vermeye çalıştığını da gösteriyor. Bu çizim, tan vakti karaya çıkan Örtü Kuvvetleri’ni değil, gün boyu çoğunlukla Anzak Koyu’nda sahile çıkan takviye birliklerini temsil eder. Bunun beraberindeki başlıkta şunlar yazılıydı: “Gün boyu takviye birlikleri karaya çıktı (resimde gösterdiğimiz gibi) fakat koruyucu kuvvetlerin görevlerini mükemmel bir şekilde başarıya ulaşması, çıkarmanın iyi kamufle olmuş Türk keskin nişancılarının aralıksız ateşi dışında kesintiye uğramadan devam etmesine yol açtı.”
İşte oradalar! Askerlerimizin en uzaktaki tepedeki siluetleri ve işaretçilerin bayrakları plajın yukarısındaki tepeye çıkan yolun yarısında yoğun bir şekilde sallanıyor. Şimdi kıyıda hiç ateş edilmiyor. Burundaki toplar da ateş etmiyorlar. Görünüşe göre susturulmuşlar. O en sonuncusu bile. Hayır! Şu anda römorkör, bir dizi sandalı yedekte çekip, askerlerimizi önümüzdeki gemiye götürmek için kıyıya yaklaştığında köftehor tekrar ateş etti. Dört bacalı savaş gemisi hemen ona ateş açtı. Burundaki top sadece bir kez ateş edebildi. Şimdi bir başka dizi sandal yedekte çekilirken, yarı yolda top tekrar ateş etti. Dört bacalı savaş gemisi ateşiyle bu ateşi boğdu. Sadece bir kere ateş edip, top siperine çekilip fırtınanın dinmesini bekledikleri belli. Son mermileri, karaya çıkan bir grup askerin tam üzerine düştü gibi göründü. Acaba kimseye isabet ettirdiler mi? Diğer bir savaş gemisi, aynen dört bacalı savaş gemisinin kuzeyde yaptığı gibi burnun güney köşesinden kafasını çıkardı.
Sahilde ateş tekrar başladı. Askerlerimizin sırtın doruğunda, daha önce olmadıkları kadar sol tarafa ilerledikleri gözüküyor. Harika bir sabah, deniz çarşaf gibi ve güneş ışığında parlıyor. Uzakta, Gökçeada’nın ve Semadirek’in gri ve mavi kayalıkları ufuk çizgisinde asılı duruyor. Daha yakınında büyük gemiler ve pus örtüsünün dumanı duruyor.
[Charles Bean’in, 6 Temmuz 1915’te gönderdiği rapor, Commonwealth of Australia Gazette, sayfa.1281]

Gelibolu Yarımada’sına yaklaştığımızda, destroyerin kaptanı askerlere sessiz olmaları ve sigaralarını söndürmeleri emrini verdi ve böylece ya Avustralya’ya isim yapacak yada ismini lekeleyecek karaya doğru yaklaştık. İki tarafımızda loş bir ışıkta, 3. Tugay’ın kalan kısmını taşıyan diğer destroyerleri görüyorduk. Eminim ki, pek azımız ilk defa gerçekten üzerimize ateş edileceğini düşündü ve gece tatbikatlarımızdan biri gibi gözükmesine rağmen, çok kısa zamanda bunun ne bir sürpriz parti, ne de ay ışığında yapılan piknik olduğunu anladık. Saat 04:00’da açılan ilk ateşi duyduk ve saat 04.10'da 200 metre kadar uzakta olan sahilden ilk defa üzerimize ateş açıldı ve destroyerin kaptanı ‘Askerler, sandallara’ emrini verdi ve yedekte çekilecek ilk sandal grubundaki askerler hiç tereddüt etmeden küreklerini aldılar ve yoğun mermi ve şarapnel yağmuru ve makineli tüfek takırtısı altında plaja doğru kürek çekmeye başladılar. Albay Clarke, Albay Hawley, Yüzbaşı Northcott, Binbaşı Elliot, Yüzbaşı Burt, Teğmen Patterson, Teğmen Room, Teğmen Jorgenson, Teğmen Rafferty ilk grupta çekilen sandallardaydılar. Römorkörün çekeceği sandalların halatlarını toplamasındaki gecikmeye rağmen, sonunda sahile doğru yol almaya başladılar. Çekilecek ikinci grubu hazırlamak için arkamı döndüğümde, tam önümdeki asker kafasından vurulup yere düştü. Bu ilk zaiyatımızdı ve hemen sonra bir kaç kişi daha vuruldu. Çekilecek ikinci grubun hazırlanmasında zorluk çıktı, fakat yanımıza gelen bir donanma kotrası sayesinde, plaja doğru ilerledik; daha kotra plaja ulaşmadan 3 asker vuruldu. Plaja ulaştığımızda, karaya çıkma emrini verdim ve askerler hepberaber atladılar. Bazıları boyunlarına kadar suyun içindeydi, ayakları yere değene kadar bir kaç kulaç atmak zorunda kaldılar. Sırıl sıklam bir halde hızlı yürümek neredeyse imkansızdı ve ben kuru kumlara ulaşıp, kumdan setin arkasında siper almadan önce iki kere yere düştüm. Askerlere sırt çantalarını çıkarmaları, silahlarını doldurmaları emrini verdim ve askerlerin bir kaç saniye soluklanmalarını bekledim.
Tan henüz ağırıyordu ve ateş edilen tarafa doğru baktığımızda, deniz seviyesinden yaklaşık 60 metre yüksekte olan neredeyse dimdik yarlarla karşılaştık. Ateşin büyük bölümünün bu yönden geldiğini anladığımızda hücumumuzun yönünün burası olduğu belliydi. Bu yüzden, bir iki dakika içinde soluklandıktan sonra tırmanmaya başladık.
[Teğmen Ivor Margett’in günlüğü, 25 Nisan 1915, AWM 1DRL.0478]